Ya büyük bir kaos ya büyük bir savaş
Dünya bir süredir sessiz bir fırtınada sürüklenen gemi pozisyonunda. Bu fırtına ne gökyüzünde beliriyor ne de yeryüzünde arzı endam ediyor. Bu, üretim bantlarında başlayan, diplomatik salonlara, oradan savaş naralarının yankılandığı coğrafyalara uzanan görünmez ama çok etkili bir değişimin fırtınası.
2000'li yılların başında Çin'in adı, Batılı iş çevrelerinde sadece şu cümleyle geçiyordu: "Oraya üretimi kaydıralım, maliyet düşsün.” Çünkü Çin ucuzdu, kalitesizdi, sessizdi. Ne sordu, ne karşı çıktı. Sadece çalıştı. Ama Batı'nın göremediği şey, Çin'in sessizliğinin bir strateji, ucuzluğunun bir geçiş dönemi, kalitesizliğinin bir maske olduğuydu.
Aradan çeyrek asır geçti. Şimdi Çin, sadece üretim yapmıyor; tasarlıyor, markalaşıyor, teknolojiyi yönlendiriyor. Bugün Amerikan üniversitelerinde bile Çinli akademisyenlerin imzası var. Dünya devi markalar ya doğrudan Çin'de ya da Çin'in gölgesinde büyüyor.
Peki Batı ne yaptı bu sırada?
Devinmeden uyudu. Şimdi panikle uyanıyor. Amerika Birleşik Devletleri, üretim üstünlüğünü kaybettiğini fark ettiğinde artık çok geçti. Trump'ın gümrük duvarları, fabrikaları geri döndürme çağrıları, dış ticarete vurduğu sopalar bu paniğin dışa vurumu oldu. Trump, ABD'nin düşen küresel liderlik tacını yeniden başına geçirebilmek için panik halli beyhude bir çaba gösteriyor.
Ama mesele sadece ekonomi değil. Mesele psikolojik, stratejik, hatta varoluşsal. Amerika, ilk kez liderliği sorgulanan bir süper güç. Ve tarih bize hep şunu söyledi: Liderliğini kaybeden her imparatorluk, önce kendi içinde çürür, sonra dışarıda saldırganlaşır.
Bugün Ukrayna'da, Tayvan'da, İran'da, Orta Doğu'da gördüğümüz şey, bir ideolojinin değil, bir gücün tutunma çabası. ABD artık dünyayı ikna ederek değil, korkutarak yönetmeye çalışıyor. Ama unuttukları bir şey var: Korku geçici, vizyon kalıcıdır.
Peki ya dünya? Bu rüzgarın ortasında, biz neredeyiz?
Altın fiyatlarının durmadan artması, enerji savaşlarının yeniden hortlaması, savaş söylemlerinin sıradanlaşması bize şunu söylüyor: Yeni bir kriz kapıda. Belki bir ekonomik çöküş, belki de bir küresel savaş. Belki de ikisi birden.
Amerika'nın önünde iki yol var: Ya içsel bir rönesans başlatıp yeniden üretim, bilim, toplumsal barışla ayağa kalkacak. Ya da dünyayı daha büyük bir yangının içine çekerek çöküşünü geciktirmeye çalışacak. Bir nevi tıpkı Netanyahu'nun yaptığı gibi… Ama bilinmelidir ki ne Gazze'yi haritadan silmek İsrail'in yok oluşunu engelleyecek ne de tüm dünyaya sopa göstermek ABD'yi kurtaracaktır. Birlikte işledikleri uluslararası tüm cinayetlerin bedelini yok olarak ödeyecekler.
Dünya yeniden bir eksen kaymasına sürüklenirken önemli olan islam aleminin nerede durduğudur. Birkaç yüzyılda bir gelebilecek böyle bir fırsattan yararlanabilecek bir Müslüman dünya varmıdır, tartışılır. Bırakın fırsattan yararlanmayı batı medeniyetinin savruluşundan doğru çıkarımlar yapabilecek entellektüel bir birikimin dahi olup olmadığı meçhuldür. Batı ile doğunun tepişmesinde ezilen çimler olmamak için kafayı kuma gömmek islam dünyasına bir şey kazandırmaz. Vakit hareket vaktidir. Önce uyanış, sonra diriliş.
Yazarın Diğer Yazıları